Mardin Güncel

Hukukun Gölgesinde Siyaset, Siyasetin Gölgesinde Yargı

Bugün Türkiye’de tam da bu güven duygusu ciddi biçimde aşınıyor.

Son dönemde yürütülen operasyonlar, soruşturmalar, tutuklamalar ve siyasi davalar toplumun çok geniş bir kesiminde aynı soruyu büyütüyor:
Yargı gerçekten bağımsız mı, yoksa siyasal iktidarın etki alanında mı hareket ediyor?

Bu sorunun kendisi bile aslında başlı başına ağır bir krizdir. Çünkü bağımsız yargı yalnızca tarafsız olmak zorunda değildir; tarafsız görünmek de zorundadır. Eğer toplumun önemli bir bölümü verilen kararların hukuki değil siyasi saiklerle alındığını düşünüyorsa, orada sadece bir hukuk sorunu değil, aynı zamanda ciddi bir demokrasi sorunu vardır.

Türkiye’de artık birçok dava mahkeme salonlarından önce televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve siyasi kürsülerde görülüyor. İnsanlar hakkında iddianame hazırlanmasından önce hüküm veriliyor. Şafak operasyonları, kameralar eşliğinde gözaltılar, peşin suçlamalar ve uzun tutukluluk süreleri; ceza yargılamasını adalet mekanizmasından çok siyasal gösteriye dönüştürüyor.

Oysa modern hukuk sistemlerinde tutuklama bir istisnadır. Bizde ise giderek cezalandırma yöntemine dönüşen bir pratiğe evriliyor. İnsanlar beraat etseler bile yıllarını kaybediyor, itibarsızlaştırılıyor, sosyal olarak cezalandırılıyor. Sonunda beraat kararı çıksa bile hayatlarından eksilen yıllar geri gelmiyor.

Burada mesele yalnızca muhalif siyasetçiler ya da gazeteciler değildir. Mesele, hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır. Çünkü hukuk devleti, tam da iktidarın hoşuna gitmeyen insanlar için gereklidir. İktidarı koruyan değil, yurttaşı devlete karşı koruyan sistemin adı hukuk devletidir.

Bugün toplumda en çok tartışılan konulardan biri de “çifte standart” algısıdır. Benzer olaylarda farklı kişiler için tamamen farklı hukuki süreçlerin işletildiği düşüncesi, adalet duygusunu derinden yaralıyor. Bir dosyada yıllarca işlem yapılmazken başka bir dosyada olağanüstü hızla operasyon düzenlenmesi, ister istemez “hukuk mu işliyor, siyaset mi?” sorusunu gündeme getiriyor.

Sorunun bir başka boyutu ise yargının kurumsal bağımsızlığıdır. Hakimler ve savcılar üzerindeki siyasi baskı iddiaları, atama sistemi tartışmaları, yüksek yargının yapısı ve yürütmenin etkisi uzun süredir kamuoyunun gündeminde. Çünkü kuvvetler ayrılığı zayıfladığında yargı, denetleyen güç olmaktan çıkar; denetlenen bir yapıya dönüşür.

Ve işte en tehlikeli eşik burada başlar.

Çünkü yargının siyasallaştığı toplumlarda insanlar mahkemelere değil, güç odaklarına güvenmeye başlar. Hukuk yerini ilişkilere, liyakat yerini sadakate, adalet yerini korkuya bırakır. Bu durum yalnızca demokrasiyi değil; ekonomiyi, toplumsal barışı ve devletin geleceğini de zedeler.

Yabancı yatırımcının gelmediği, gençlerin gelecek umudunu yitirdiği, insanların fikirlerini açıklamaktan çekindiği bir ülkede yalnızca siyasi değil, toplumsal bir çürüme de başlar. Çünkü hukuk güvenliği olmadan hiçbir güvenlik sürdürülebilir değildir.

Elbette hiç kimse yargı denetiminin dışında değildir. Siyasetçiler de, belediyeler de, bürokratlar da, gazeteciler de hesap verebilir olmalıdır. Ancak hukuk ile siyasi hesaplaşma arasındaki çizgi kaybolduğunda, adalet mekanizması toplumu birleştiren değil, ayrıştıran bir araca dönüşür.

Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir kutuplaşma değil, yeniden hukuk güvenidir.

Çünkü adalet bir ülkenin yalnızca mahkemelerinde değil, vicdanında da yaşar. Ve bir toplumda insanlar mahkemelerin adil olduğuna inanmayı bırakmışsa, orada kaybedilen şey sadece hukuk değildir.

Devletin ahlaki zemini de sarsılmıştır.

Unutulmamalıdır ki;

hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde, üstünlerin hukuku başlar.

 

15/05/2026

 

 

 

 

 

Mardin Güncel