Maalesef uzun süredir toplumsal cinnet geçirme hali, silahlı saldırılar ve cinayetlerle okullarımıza kadar sıçradı.Her gün bir okulumuzdan ölümlü şiddet haberleri gelmeye başladı.
Köşe yazılarımızda,Tv proğramlarımda bu soruna defalarca dikkat çekmeye çalıştım. Ama yetkili yetkisizler en iyisin biz biliriz zihniyeti ile kör ve sağırları oynadılar. Ve sonuç bu korkunç tablo…
Türkiye son yıllarda yalnızca ekonomik ya da siyasal gerilimlerle değil, giderek derinleşen bir şiddet iklimiyle de yüzleşiyor. Sokakta artan saldırılar, aile içinde büyüyen öfke, okullarda yaygınlaşan akran zorbalığı ve gençler arasında ölümle sonuçlanan trajik olaylar; artık tek tek vakalar değil, toplumsal yapının alarm veren kırılmalarıdır.
Bu tabloya yalnızca asayiş başlığıyla bakmak büyük eksiklik olur. Çünkü mesele güvenlikten önce bir siyaset, kültür ve toplum meselesidir.
Toplumların dili, davranışı ve refleksleri çoğu zaman yalnızca gündelik hayattan değil; siyasal iklimden, medya dilinden ve kamusal tartışma kültüründen beslenir. Eğer bir ülkede ekranlarda tehdit dili güç göstergesi, hakaret meşru muhalefet biçimi, öfke ise sonuç almanın yolu olarak sunuluyorsa; bunun sokağa, okula ve aile içine yansımaması düşünülemez.
Bugün televizyon dizileri, gündüz kuşağı programları ve sosyal medya platformları yalnızca eğlence alanı değildir; aynı zamanda toplumun davranış kodlarını yeniden üreten güçlü siyasal-toplumsal araçlardır. Şiddeti normalleştiren, çatışmayı dramatik başarıya dönüştüren ve aile kurumunu sürekli kriz üzerinden temsil eden yayınlar, özellikle genç kuşakların zihninde sorun çözme biçimini de dönüştürmektedir.
Burada kritik soru şudur: Medyadaki dil, siyasetteki kutuplaşmanın bir yansıması mı; yoksa toplumsal sertleşmeyi büyüten bağımsız bir aktör mü?
Gerçek şu ki ikisi birbirini besleyen bir döngüye dönüşmüş durumda. Siyasette sertleşen dil, medya içeriklerine yansıyor; medyada olağanlaşan çatışma dili ise topluma geri dönerek şiddeti sıradanlaştırıyor. Sonuçta çocuk, genç ve yetişkin herkes aynı gerilim atmosferinin içinde yaşamaya başlıyor.
Özellikle okullarda görülen akran zorbalığı bu açıdan sadece pedagojik değil, doğrudan siyasal-toplumsal bir göstergedir. Çünkü okul, toplumun küçük bir laboratuvarıdır. Orada büyüyen dışlama, güç gösterisi, aşağılama ve şiddet eğilimi; yarının kamusal yaşamının habercisidir.
Sorunsuz bir aile yapısı dayanışma, saygı ve toplumsal denge üretme kapasitesine sahip en güçlü kurumlardan biridir. Ancak aile kurumunun medya içeriklerinde sürekli çatışma, ihanet, manipülasyon ve psikolojik şiddet üzerinden temsil edilmesi; uzun vadede yalnızca kültürel değil, siyasal sonuçlar da doğurur.
Güven duygusunu zayıflatan her kültürel aşınma, toplumsal birlik hissini de zedeler.
Bu nedenle çözüm yalnızca RTÜK denetimi ya da yayın saat düzenlemesi değildir. Asıl ihtiyaç; siyasetten medyaya, eğitimden aile politikalarına kadar uzanan ulusal bir toplumsal şiddetle mücadele stratejisidir.
Siyasette kullanılan dil yumuşamalı, kutuplaştırıcı söylem azaltılmalıdır.
Medya kuruluşları reyting uğruna şiddeti estetize etmekten vazgeçmelidir.
Okullarda rehberlik ve psikososyal destek sistemleri güçlendirilmelidir.
Ailelere dijital medya okuryazarlığı ve çocuk psikolojisi desteği verilmelidir.
Sosyal medya platformları nefret dili ve dijital zorbalıkla mücadelede daha ağır sorumluluk üstlenmelidir.
Çünkü mesele yalnızca bugün yaşanan birkaç vahim olay değildir; Türkiye’nin gelecek kuşaklarının hangi toplumsal iklimde büyüyeceği meselesidir.
Bir ülkenin siyasi kalitesi, yalnızca sandıktaki tercihleriyle değil; çocuklarının okul bahçesindeki davranış diliyle de ölçülür.
Eğer bugün şiddeti medya, siyaset ve toplum ekseninde birlikte konuşamazsak; yarın yalnızca daha sert bir kamu dili değil, daha kırılgan bir toplumsal yapı ile karşı karşıya kalırız.
Bu yüzden artık soru şudur: Şiddeti sadece izleyen bir toplum mu olacağız, yoksa onu üreten dili birlikte değiştiren bir toplum mu?
